30 Mart 2012 Cuma

Müze İçinde Bir “Müze”/Museum inside a Museum


Proje 4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi Fırat Arapoğlu küratörlüğünde Müze İçinde bir “Müze” sergisine ev sahipliği yapıyor.

5 Nisan – 20 Mayıs tarihleri arasında Proje4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi koleksiyon seçkisinde bir yenilik ile sanatseverleri karşılıyor, sürekli sergi ...ve değişen sergilerin yapılacağı alanda bir bölümleme. Sürekli sergi alanında Elgiz Koleksiyonu’nun olmazsa olmazları sergilenirken, geçici sergi alanında yakın dönem alımları sergileniyor. Eşzamanlı olarak, Fırat Arapoğlu küratörlüğündeki Müze İçinde Bir “Müze” konuk proje sergisi, Ali İbrahim Öcal, Alper İnce, anti-pop, Çağrı Saray, Eda Gecikmez, Elif Öner, Hülya Özdemir, İnsel İnal, Mehmet Çeper, Orhan Cem Çetin, Özlem Şimşek ve Rafet Arslan’ın yaklaşımlarıyla “müze” kavramını sorguluyor.
Neo-liberal ekonominin ve küreselleşmenin egemen olduğu ve her şeyin hızla değişmekte olduğu bir süreçte, çağdaş sanatta müzelerin, galerilerin, koleksiyonerlerin, sanatçıların artışının yarattığı bir ivme ile sermayenin ve tüzel kişilerin etkin oldukları bir kültür ve sanat ortamı ile karşı karşıyayız. Bu sürecin küresel ölçekte izdüşümünü yerelleşme, kültür, demokrasi, kamusallık ve toplumsallık kavramlarının sanatın sözlüğüne girmesinde ve içinde bulunduğumuz sürecin tam da bu tarihselliğin çıktılarının görünür olduğu bir zamanda yaşadıklarımızda görmekteyiz. Sahi, nedir bu “müze”?

Sergi:
• Yeni Koleksiyon Seçkisi
• Konuk proje Fırat Arapoğlu küratörlüğünde Müze İçinde Bir “Müze” Sergisi
Tarih: 5 Nisan – 20 Mayıs 2012
Mekan: Proje 4L/Elgiz Çağdaş Sanat Müzesi
Adres: Meydan Sokak Beybi Giz Plaza Maslak İstanbul
E-mail: info@elgizmuseumistanbul.org
Web: http://www.elgizmuseum.org/
Tel: 0212 2902525

(Afiş Tasarım: Evrensel Belgin)

Museum Inside a “Museum” EXHIBITION

Proje 4L/Elgiz Museum of Contemporary Art hosts “Museum Inside a “Museum”” exhibition, curated by Fırat Arapoğlu.
Proje4L/Elgiz Museum of Contemporary Art welcomes art-lovers with a novelty in its collection selection between the dates of April, 5 – May, 20 2012; a special section featured in the permanent exhibition and alternating exhibition space. In the permanent exhibition space, Elgiz Collection’s “must see” works take place, while in the temporary exhibition area newly acquired works are exhibited. At the same time, Museum Inside a “Museum” guest project exhibition, curated by Fırat Arapoğlu, is being exhibited with works by artists Ali İbrahim Öcal, Alper İnce, anti-pop, Çağrı Saray, Eda Gecikmez, Elif Öner, Hülya Özdemir, İnsel İnal, Mehmet Çeper, Orhan Cem Çetin, Özlem Şimşek and Rafet Arslan where they question the notion of “Museum” with their own approach.
In contemporary art today, we are faced with an acceleration in the number of galleries, collectors, artists and museums. This phase is dominated by neo-liberal economy and globalization, which brings to mind the emphasis of capital and corporate bodies in culture and art arena. On a global scale, we see the projection of this phase as localization, culture, democracy, publicization and communalization terms enter in the art dictionary and these historical outputs become visible for us in this time to see what we are living in. . Really, what is this “museum”?

Exhibition:
• Selection of New Collection
• “Museum Inside a “Museum”” guest project exhibition curated by Fırat Arapoğlu
Date: April, 5 – May, 20 2012
Exhibition Area: Proje 4L/Elgiz Museum of Contemporary Art
Address: Meydan Sokak Beybi Giz Plaza Maslak İstanbul
E-mail: info@elgizmuseumistanbul.org
Web: http://www.elgizmuseum.org/
Tel: 0212 2902525
(Poster Design: Evrensel Belgin)

31 Aralık 2011 Cumartesi

Güncel Sanatta Gündem: Sansür




Güncel
Sanatta Gündem: Sansür


Fırat ARAPOĞLU


Sanatçılar, küratörler, eleştirmenler ve sanat tarihçilerinin belki de uzun zamandan sonra ilk kez bir olay etrafında kinik bir tavır sergilemedikleri, görüşlerini ifade ettikleri ve saflarını belirginleştirdikleri bir süreçteyiz. İstanbul Modern’in eğitim atölyelerini desteklemek üzere bazı sanatçılardan yapıt istemesi ve 10 Aralık’taki galada Bubi’nin “Oturak” isimli yapıtını sergilememe kararı alması; Leyla Gediz’in yapıtlarını İstanbul Modern’den çekme kararını açıkladığı basın açıklamasında belirttiği üzere, müzenin “bağış günlerinde ne tip eserlerin “rahat satıldığına” istinaden bir “örnek eser listesi” yollaması, bu süreci etkiledi ve güncel sanat dünyasındaki birçok ismin de şoke olmasına neden oldu.


Genel olarak bakıldığında ortada altı farklı grubun gözüktüğü görülüyor: a) AICA - Türkiye (Uluslararası Sanat Eleştirmenleri Derneği) b) UPSD (Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği) c) Hakan Akçura’nın öncülüğünde yazılan “sansür” metnine imza atanlar (ki aralarında bulunmaktayım) d) Mürüvvet Türkyılmaz, Ceren Oykut, Neriman Polat, AtılKunst’un aralarında
bulunduğu, olayı yine “sansür” olarak isimlendiren, ama Akçura’nın metnine katılmayan bir sanatçı grubu e) Tüm bu sürece dair hiçbir örgütlenmeye gitmeyen ve olaya katılmayan sanatçılar f) Bu olaya girmeye çekinenler – gölgesinden korkanlar - ya da hiçbir fikri olmayan sanatçı müsveddeleri.


Sansür kavramı, “demokrasi” kavramı gibi problemli ve rahatlıkla manipüle edilebilen bir kavram – ki bunun da izdüşümleri günlük yaşamda fazlasıyla hissedilmekte. Bir yayının ya da yapıtın “iktidarca” denetlenmesi ve gösterimine izin verilmemesi olarak tanımlanan sansürün işte bu bağlamda sanatçılar, sanat dernekleri, müzeler gibi kurumlar ve eleştirmenleri bir tartışma ortamına getirdiği muhakkak. Bu noktada basın bildirileri birbirini takip etti ve ortaya tam anlamıyla bir kaosun çıkmasına neden oldu ki; ben bu kaosun verimli bir sürece ön ayak olacağını ummaktayım. Peki, Bubi ve İstanbul Modern arasında yaşanan bu süreçte şu an
elimizde olanlar neler?

Öncelikle benim de üyesi olduğum dernek olarak AICA Yönetim Kurulu’nun süreci iyi değerlendiremediğini, taraf olmamayı seçtiğini zannederken, büsbütün UPSD gibi bir kurumla – birazdan değineceğim – yanyana algılandığını düşünmek gerekiyor. AICA homojen bir kitle değil, monolitik düşüncelere de sahip değil – Akçura’nın başlattığı imza sürecindeki ilk imzacılar arasında AICA’dan Ali Akay, Beral Madra, Pelin Derviş, Ferhat Özgür ve bu metnin yazarı bulunuyor. Bildiri metinlerinde nominal olmamaları – metinde İstanbul Modern’in ve Bubi’nin adının geçmemesi başlı başına bir fecaattir – da işin cabası. UPSD her zamanki gibi Bedri Baykam’ın kişiliği üzerinden olaya dahil olmuş, sözde yönetim kurulu olarak isimlendirilebilecek bir biçimde basın bildirileri kaleme almıştır. Şu açık ki, UPSD’nin ulusalcı yaklaşımını tasvip etmek olası değil ve metinleri Baykam’ın yazdığını anlamak için, onun yazılarına biraz aşina olmak yeterli. UPSD’nin kendisini aklama sürecinde AICA adını kullanması da pozisyonlarını
sağlama adına net ortada.

27 Aralık’taki İstanbul Modern’deki konuşma sonrasında AtılKunst, Mürüvvet Türkyılmaz, Ceren Oykut, Gözde İlkin ve Güneş Terkol, “Hayal ve Hakikat” sergisindeki çalışmalarını geriye çektiler. Bubi Hayon’un duruşunun “ikircikli” olduğunu belirtirlerken, olayın tam anlamıyla bir “sansür” olduğunun net altını çizdiler – UPSD’yi anlamak zor değil ama, işte AICA’nın bu “netliği” sergileyememesi iyi bir sınav olmadı. İstanbul Modern’in olaya kesinlikle dahil olmaması ve şef küratörü Levent Çalıkoğlu’nun da bu sessizliği sürdürmesi krizi iyi yönetemediklerine ve zan altında kalmalarına neden olmuş durumda. Bundan sonraki süreçte ne gibi bir açıklama yapacaklarını bilemem – ki Levent Çalıkoğlu’da bir AICA üyesi olduğunu belirtelim.

Sonuç olarak, bence, alınması gereken karar Bubi’nin çalışmasının satılmama riski olsa bile yine de gala gecesine alınması ve müzayedeye katılmasıydı. İstanbul Modern’in gala gecesinde sergilenmesi için ürettiği "Oturak" adlı işinin sergilenmesinin sakıncalı bulunması, kelimenin tam anlamıyla sansürün alasıdır. Yapıt açık bir biçimde sansüre uğramıştır. Hayal ve Hakikat Sergisi’nden işlerini çeken sanatçılar ve AICA’nın burada gözden kaçırdığı nokta, Bubi’nin bu yaklaşımı net bir biçimde sansür olarak adlandırması ve imza kampanyası için Hakan Akçura’nın nezdinde imza atanlara teşekkür etmesidir. Sonuca bağlamak gerekirse – ki bu ertelenen bir “geçici” sonuçtur – bu tartışmanın, güncel sanatta yarattığı kırılmanın verimli bir kanala akacağı muhakkak. Öncelikle dernekler bir özeleştiri sürecine girecekler – UPSD’den bunu beklemek mümkün değil -, sanatçılar ve küratörler kurumlar ile olan ilişkilerini gözden geçirecek ve son olarak zaten sayıları adam akıllı az olan eleştirmenler de hızlı karar alma ve uygulama noktasındaki zamanlama hataları için bir ders almış olacaklar. Kinik tavır sergileyenler içinse verimli bir gelişme yok, politik-miş gibi davranmaya ve piyasaya entegre davranmaya devam edecekler, sanat tarihinin onları asla bir “öncü” olarak anmayacağını bilmeden.

(31 Ocak 2011 tarihli Birgün Gazetesi'nde yayınlanmıştır.)




21 Aralık 2011 Çarşamba

Programlanmış Kinetik Heykeller İzleyiciye Ne Anlatır?





Programlanmış Kinetik Heykeller İzleyiciye Ne Anlatır?
Selçuk Artut’un “Sonsuza” Sergisi Üzerine

Fırat Arapoğlu


Doğada hareketin olası durumlarını görünür kılma adına, modern zamanlar için makine ve teknolojinin bir tür olumlanmasını yansıtan, ama günümüz için daha ziyade “oyun” ve “görüntünün doğası” gibi konseptler üzerinden tanımlanan kinetik heykel
uygulamaları, bu kez CDA – Projects’te Selçuk Artut’un “Sonsuza” başlıklı solo sergisinde karşımıza çıkmakta ve sergide yer alan dokuz adet kinetik programlanmış heykel, çok çeşitli kavramları sorgulamaya açmakta.


Kinetik uygulamalar “heykelin” aktüel, “an”lık canlılığı içerisinde hem bir “sürecin” parçası olma durumunu hem de, minimal düzeylerde ele alınsa da, sosyal ve politik bir konumlanmayı vurgulama olasılığına sahip. Bu noktada Artut’un çalışmaları, bu mirasın izlerini üzerinde taşımakla birlikte, bağlam içerisine “günlük yaşam” pratiklerini de dahil etmekte mi? Ya da minimal stilin varlığı, temanın kendisini ele vermede fazlasıyla ketum olarak algılanmasına mı yol açıyor?

“YENİ” MEDYA…

Sanatçının “Sonsuza Yapışık”, “Sonsuza Bahar”, “Sonsuza Beraber”, Sonsuza Karşı, Sonsuza Moment, Sonsuza Genç isimli, dairesel döngüler içerisinde spesifik bir fiziksel durumdan hareketle kavramsallaştırılan çalışmaları, izleyenleri tikel durumlardan sosyal ya da sosyo-psikolojik tümelliklere vardırmakta. Ama çalışmalarda herhangi bir sınıf, cinsiyet, etnisite vb. okumaya dair bir metaforun olmaması izleyiciyi iki noktada yorum yapma olasılığına sevk etmekte: a) Sınıfsal geçişlerin kaygan bir zeminde yürüdüğü bir süreçte homojen bir sınıf kavramının varolmadığının kabulüyle birlikte post-modern bir yorumla karşı karşıyayız b) Ya da hareket eden kürelerin üzerinde, herhangi bir işaretin “kasıtlı” olarak belirtilmemesi noktasında, bu durum izleyiciyi Umberto Eco’nun “açık yapıt” kavramı üzerinden geliştirilmesi amaçlanan bir okumaya doğru yöneltmekte.

“Sonsuza A – B” çalışması, iki nokta arasındaki doğrusal hareketi verirken, yer yer izleyene hız problemlerine dair bir mizahı anımsatmıyor değil; “Sonsuza Düzenlenmiş Kaos” çalışmasında ise, evrenin daimi bir akış halinde olduğundan hareketle Artut’un Herakletios’tan – “Herşey akar” - , Fütürizm’e- Henri Bergson - ve oradan Fluxus’a referanslar taşıdığı gayet açık. Bu daimi akışın kavranması, aslında sanat işlerinin kategorize edilememe iddiasının bir ön-savunması olarak görülebilir.

Etkileşim Aracılığıyla İzleyiciyi Katılımcıya Dönüştürme
Selçuk Artut’un, Joe Jones’un enstrümanlara bağladığı küçük motorlarla interaktif bir etkiyi
sağladığı çalışmalarına yakın bir mantıkta kurguladığı “Sonsuza Anlamsız” heykelini sona bırakmamın nedeni, diğerlerine oranla içerisinde taşıdığı “deneyim” durumundan dolayı. İşi alımlayan izleyicinin “işi” tamamlamak için aktive etmesi gereken bir durumu imleyen çalışma, bu haliyle diğer işlerin kinetikliğinden “etkileşimli” olması bağlamında ayrılmakta ve izleyiciyi aktif bir “katılımcıya” dönüştürerek, Fluxus düşüncesine yakınlaşmakta. Bu çalışmada rahatlıkla, Artut’un sergi kitabının tamamında vurgulamaya çalıştığı mantıksallık içerisinde, “heykel” ve “felsefenin” iç içe geçtiğini ileri sürebilmek olası.

Zen Budizm’in John Cage’in varlığında cisimleşmesi ve dünyanın bu izlekte daimi bir akışkanlık ve değişim içerisinde olduğunun kavranması, Jean Tinguely’nin kinetik yapıtlarında sistemin iskeletini tercihen seyirciye göstermesi, ama Artut’un bunun tam tersi biçimde çalışma yapısını saklaması; öte yandan devreye bir şekilde Nam June Paik’in de girmesi… Bu dizge, Artut’un çalışmalarında sanat tarihsel bağlamda süregelen düşünsel ve tarihsel öncülleri açıklıyor. Zira, Artut’un Replikas grubunun bas gitaristi olmasının da deneysel müzik bağlamında onu, özellikle,
Cage ve Fluxus’a bağladığını görmek mümkün. Öte yandan bu çalışmaların Huizinga’nın “Homo Ludens”ine bağlanmaması için de hiçbir sebep yok, zira kendisinin katalogda bahsettiği gibi – bu katalogun basımının yetkinliği ve kalitesi ile ilgili CDA Projects’i kutlamalıyım – 8 aylık oğlu Kaya’nın kahkahaları en azından benim kulaklarıma kadar geldi. Hız, mekanik, modernizm/post-modernizm, kaos, oyun, etkileşim vs kavramların sorgulandığı “Sonsuza” sergisi 31 Aralık’a kadar CDA – Projects’te (212 251 12 14).
(14 Aralık tarihli Birgün Gazetesi'nde yayınlanmıştır).

10 Ekim 2011 Pazartesi

54. Venedik Bienali Üzerine Ertelenmiş Yazılar I


54. Venedik Bienali Üzerine Ertelenmiş Yazılar I


Fırat ARAPOĞLU


Bienallerin ömrü sona mı eriyor acaba ve Baudrillard’ın yazdığı gibi sanat çoktan çekip gittiği, halde yok oluyormuş gibi yapmayı mı sürdürüyor? Venedik Bienali alanlarından Giardini’deki tuvaletlerden birisindeki duvar yazısında “Art should be about fucking, not masturbating” (Sanat s.işmekle alakalı olmalı, mastürbasyonla değil) yazarken, acaba haklı olduğu yerler var mı?


Bu ve buna benzer düşüncelerle Gairdini’den içeri girdiğinizde, bazı ülke pavyonları ekseninde ana mekanın girişinde sizi Josh Smith’in Iluminations yazısı karşılıyor. İçtenlik ve ironinin iç içe geçtiği bu çalışmaya yaklaşırken sizi ulusallık, din ve tarihin bir kurgulama olduğunu vererek, onların simgelerini boşaltan Latifa Echakhch’ın boş bayrak direklerinden geçiyorsunuz. Bu çalışma kanımca bienalin en vurucu işlerinden.


Giardini bahçesi girişindeki pavyonlardan en dikkat çekeni İspanyol pavyonu denilebilir rahatlıkla. Dora Garcia’nın “Lo inadecuado” (yetersiz, eksik) çalışması işgal etme mantığı üzerinden sergi düşüncesini yer değiştirmeye uğratıyor; kapıda size yakınlaşan ve anlamadığınız bir dilde size konuşarak dilenen bir genç siz anlamsızca bakıp, uzaklaşırken birden haykırarak içerde hazırlanan ve üzerinde inadecuado yazan platform üzerinde koşmaya başlıyor. Bu etkileyici çalışmanın referanslar arasında elbette John Gay’in “Beggar’s Opera”sı var. Etkileyici yerleştirmesiyle Hollanda pavyonundaki 8 sanatçının kolektif işleri de önemli. Opera Aperta/Loose Work temalı yerleştirme özellikle ayna ve yansıma kullanımı ile daha girişten itibaren izleyiciyi içine çekiyor.


The United States of America


Amerika Birleşik Devletleri pavyonu, kendi kendisinin ironisini yapma, itiraf ve ifşa kültürüne sahip bir sistemin sunumu noktasında dört dörtlük. Tabii bunun yanında hayallerinizin uçsuz bucaksız olabilmesi noktasında “bütçe” konusunun önemi de açık. Jennifer Allora & Guilermo Calzadilla’nın yer aldığı pavyonda neler yok ki; Indianapolis Museum of Art’ın sunumunda ters çevrilmiş bir tank üzerinde belirli aralıklarla tankın sağ paleti üzerinde koşan performansçılar, bir solaryum cihazı içerisinde bronz döküm bir özgürlük anıtı ve devasa bir kilise organ biçiminde tasarımlanan bir ATM (Sırasıyla Track and Field, Armed Freedom ve the Algorithm). Tüm bunların ışığında özellikle tankın çalışma anlarında, tüm dikkatleri gürültüsüyle kendisine çekiyor Track and Field.


Diğer önemli bir sunumu Fransız pavyonundaki Christian Boltanski. Sanatçının bir matbaa basım makinesi şeridi biçiminde tasarlanan dizge içerisinde çalışma ağları, belirli aralıklarla verilen vardiya zilleri modernitenin bant üretimiyle dijitalize olan üretim çıktıları arasındaki bağları işaret etmesi açısından oldukça önemli. Bunun dışında Güney Kore Pavyonu’nda Nam June Paik, Joseph Beuys, Marcel Duchamp ve John Cage’e bir atıf olarak tasarlanan çiçekli askeri kıyafetler, Lee Yongbaek’in ustalıklı bir tasarımını işaret ediyor, tabii Nam June Paik, Shigeko Kubota gibi öncü sanatçıların mirasının izlerini taşıyarak; bunun aksine 1960’ların Ongaku gibi devrimci gruplarına sahne olmuş Japonya Çağdaş Sanatı’nın artık “ileri teknoloji ürünü bir dekorasyon malzemesine” dönüşmesi bir o kadar anlamsız bir sürece işaret veriyor. Tabaimo’nun teleco-soup’u etkileyici mi? Evet, ama o kadar.


Bunların dışında Venedik Pavyonu’ndaki Mariverticali (Fabrizio Plessi) çalışmasında gondollar içerisine yerleştirilen ve düşey olarak akan suyu gösteren yerleştirme, hem prodüksiyon hem de etkileyicilik açısından göze çarptı, Romanya Pavyonu’nun sol vurgularla oynadığı anarşist rol, Venedik Bienali’ndeki yeri – kendileri bunu ironize etse de – sorgulamaya açık.


Tüm bunların haricinde tüm Giardini’yi bir kısa yazıda değerlendirmek çok zor. Akıllarda kalan işler Maurizio Cattelan, Philippe Pareno, Jacopo Robusti – Tintoretto (bienale dahil bir usta düşüncesi ustaca geldi bana açıkçası), Cindy Sherman, Sigmar Polke, Llyn Foulkes. Arsenale izlenimlerini bir sonraki yazıya bırakalım.


(11 Eylül 2011 tarihli Birgün Gazetesi'nde yayınlandı).

23 Eylül 2011 Cuma

Performance Days / Berlin und Istanbul Tell Me













“Performance Days / Berlin und Istanbul Tell Me”


Mica Moca Project Berlin hosts performance days curated by Firat
Arapoğlu “Performance Days / Berlin und İstanbul Tell Me” between September 23rd –
September 24th, 2011

Fırat Arapoğlu
Insel Inal

The “Berlin und İstanbul: Tell Me” event which follows suit same points between the theory
of prosthetic memory and random access memory (RAM) is aimed to construct a platform in
which the communications will be questioned in the model of powers, capitalist production
and consumption were builded. The event incarnated in the bodies – and with “bodies” -
through the performance days is aimed also to create an experience will be composed Fırat
Arapoğlu and İnsel İnal from İstanbul and 3 performance artists from
Berlin in the shape of defining the lack of dialog pointing out a prosthetic memory.

The basic motto of event can also be shown as “Not What You See”. The prejudices have
been constructed and embedded in RAM to date may be turned out. Therefore all the
performances will be edited in an interactive way with audiences – participants – and so it
will be aimed a total participation.

RAM, Prosthetic Memory and to turn out the perception constructed in the society and its
using. The inquiries like this will betray the “realities” that manipulated in culture, art and
politics at the same time. Therefore many conceptions desired to throw away in the depth of
history and to be forgotten may be discovered with one-to-one interaction. This is an effort to
ask “new” questions instead of finding answers. Then İstanbul und Berlin can tell each other
this through this event: Tell Me!

Curator: Firat Arapoglu

Participants:

Fırat Arapoğlu

İnsel İnal


Performances will be participatory or interactive projects:

İnsel İnal

Tell me a Message

30 Minutes

The performance to be realized by İnsel İnal together with the audience in an interactive way
investigates the feeling of the one outside itself, i.e. “the other” by touching upon the body
and the issue of exchanging of the power in art. The power in art is being re-fictionalized by
means of dichotomies of active and passive.

In artistic presentations the artist provides services. But this performance will invert this case
of providing services itself. The audience will be paid in an interactive manner due to making
massage to the artist and the artist will relax. Maybe the art will be useful in this way.

http://inselinal.blogspot.com/

The Judgment of Paris Performance 1964 (by permission of Ken Friedman)

60 minutes

The performer will present three images as an installation. Beneath each image is a shelf or
platform. Each viewer may choose the image he judges most beautiful. A golden apple is
placed beneath the chosen image. The total selections will be recorded at the end and thw
winner will be announced.

http://firatarapoglu.blogspot.com/



Performace Orders:

1) September 23rd, at 21:00 – 22:30
İnsel İnal, “Tell me a Message”
2) September 24th, at 21:00 – 22:30
Fırat Arapoğlu, “The Judgement of Paris”

Contact

Mica Moca project berlin e.V.
Lindower Strasse 22
13347 Berlin

projectberlin@micamoca.com
www.micamoca.com

15 Temmuz 2011 Cuma

İfşa Etmek İkna Etmek

İfşa Etmek İkna Etmek

Fırat ARAPOĞLU

Uzun bir süreden sonra tekrar merhaba. Açılışından bu yana kaleme almak istediğim Ayşegül Sönmez’in seçkisini yaptığı “Teşhiri İkna/2” sergisini, araya ailevi bir vefat konusu girince ertelemek zorunda kalmıştım. Ayın 16’sına kadar sürecek olan sergi ile ilgili olarak düşüncelerimi en azından serginin kapanmasına kısa bir süre kala sizlerle paylaşmak istedim.

Teşhir nedir?.. Göstermek, sergilemek, herkese duyurmak. Güncel sanatta oldukça önemli bir konum işgal eden bu olgu, Yeni Orta Sınıf sanatçıların ihtiyaç duyduğu bir piyasa koşullandırması olarak karşımızda durmakta. Sanatçının bilgi ve kültür konusundaki tevazusunun yerini artık günümüzde başarı, kariyer, verimlilik ve para ölçütleri alınca, iyi tüketip, iyi yaşayan iddialı, yetenekli ve dinamik, cüretli, ironik ve cool duruşa sahip sanatçı modellemeleri karşımıza çıkmaya başlamış mıydı?

Kültür emekçisi Ayşegül Sönmez, Artsümer’in ikincisini düzenlediği “Teşhire İkna/2” sergisinin seçkisini üstlendi. Serginin en önemli niteliği, galeriye bağlı olmayan sanatçılara yer vermesi. Bu bağlamda galerinin bu yaklaşımı ve sanat eleştirisinin önemli isimlerinden Ayşegül Sönmez’in projeye seçicilik bağlamında dahil olması bu projeyi çekici kılan unsurlardan.

Teşhir Edilenler

Sergide yer alan isimlere bakıldığında, güncel sanatta kendilerine has konumlar işgal eden isimlerin yer aldığı görülüyor. Erkmen Senan, tarihe ve arkeolojiye olan ilgisi üzerinden çalışmaları ile sergide yer alıyor. Örneğin “Hagios Polyeuktos’ta 2010 Halleri” isimli çalışması, tarihle güncelin iç içe geçtiği bir çalışma olarak, bazilika kalıntıları üzerinde bir restitüsyonu imliyor. Lakin bu tekrar canlandırma görüntüsünün içinde kalıntılarda hacet edenlerden tutun da, tinerci yatağı olmasına kadar birçok çarpık kentleşme görünümünü tespit etmek de mümkün. Sahnenin solundaki Bizans saray figürleri ve bizzat Hagios Pelyeuktos’un kendisi de bu durumu espas içerisinde izliyor.

Hale Cumur’un sürreel yaklaşımı “Ehil Deliremezsen Beliremezsin” başlığıyla Salvador Dali’ye birçok göndermenin yer aldığı bir iş olarak tespit edilebiliyor ve içinde mitolojiden ve bilinçaltından birçok öğeyi barındırıyor. Bruce Lee’ye atfettiği sayfaları da fantezi dünyası ile ilgili ipuçları vermekte. Ahmet Doğu İpek’in “Yığın” eskizleri, Doğu kültürünün isimsizliğinden tutun da, günümüz politik ortamında sıklıkla tartışmaya açılan “yığınların seçimi”, “sürü psikolojisi” gibi konulara güncel referanslar veriyor; ayrıca sanatçının çizgi yeteneğini da gayet net gözler önünde.

Cem Yardımcı’nın “Mekan Üzerine Deneme”si, kentsel dönüşüm projeleri kapsamında sıklıkla tartışma konusu edilen ve hala da bu tartışmaların dinmediği Demirören AVM üzerindeki konuyu gündemine alıyor. Özellikle üst üste çakıştırılan görüntüler bu dönüşümü netlikle yansıtan bir çalışma. Hülya Bakkal’ın buluntu malzemelerle gerçekleştirdiği kontrüktif yerleştirmesi, bir duvar heykeli olarak serginin soyut özellik üstlenen ender işlerinden ve diğerlerinden ayrılan önemli yanı da bu. Zulal Ertürk’ün çalışmalarında bir ailesel temsil konusu dikkatleri çekerken, Ali İbrahim Öcal, Leyla Gediz gibi isimlerde şahit olunan bu yaklaşım, sanatçının canlı modelden ya da fotoğraftan çalıştığını ve bununla birlikte iç dünyasını bizlere yansıttığını göstermekte.

Proje Üzerine

Bir teşhir çağında bulunduğumuzu söylemek rahatlıkla mümkün. Zaten Ayşegül Sönmez de Hülya Küpçüoğlu’na verdiği Habertürk’teki röportajında “Bırak ikna etmeyi herkes teşhire hazır. Hatta teşhirci. Hızlı, çabuk kavranılan, gelip geçici zevklerle üretilen işler yapıyorlar” derken bu tespiti yapıyor. Yeni sanatçı modelinin başarı ve kariyer planlamasına dayalı olduğunu düşündüğümüzde, görünür olma saplantısının “kaybetmeye” karşı duyulan korkudan ileri geldiğini söyleyebiliriz. İşte bu noktada “Teşhire İkna/2” sergisi bir nevi bu korkunun ironisini de görünür kılmakta. 18 Temmuz’a kadar Artsümer’de izlenebilir (212 252 42 96 begin_of_the_skype_highlighting 212 252 42 96 end_of_the_skype_highlighting).

(15 Temmuz tarihli Birgün Gazetesi'nde yayınlandı.)

25 Haziran 2011 Cumartesi

Scream For Me İstanbul - Iron Maiden'ın Ardından



Scream For Me İstanbul – Iron Maiden’ın Ardından

“Infinite dreams I can’t deny them, infinity is hard to comprehend” (Karşı gelemediğim sonsuz düşler, sonsuzluk kavranması zor). Infinite Dreams isimli 1988 tarihli Iron Maiden parçasının giriş sözleriydi bunlar ve ilk dinlediğim şarkılarıydı. Lise yıllarında başlayan Iron Maiden serüveni, tüm albümlerini hatta single’larını, the First Ten Years Collection serisini, konser kayıtlarını vb. her şeyi alarak ve dinleyerek geçti. Öyle ki bir müzik grubunun fanı olmanın gerektirdiği her şeyi Iron Maiden için yaşamaktaydım, tüm grup üyelerini özgeçmişleri ile beraber nüfus memuru tadında bilmek gibi bir şey bu.

Iron Maiden’ın sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada binlerce izlerkitlesi bulunmakta. Bruce Dickinson’un konser sırasında söylediği gibi her ırktan, dinden, renkten izleyicinin dahil olduğu bir seyirci kitlesi bu. Iron Maiden’ın İstanbul konserindeki setlist’te yer alan Iron Maiden şarkısının sözlerinde olduğu gibi “Iron Maiden’s gonna get you, no matter how far” (Iron Maiden ne kadar uzak olsan da, gelir bulur seni). 1970’lerin ikinci yarısında kurulan, ilk albüm kayıtlarını 1980’de Iron Maiden adıyla çıkararak geniş bir çevreye yayılan grup, Türkiye’deki ilk konserini 1998’de Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda vermişti. Fakat o konserde Bruce Dickinson’un operatik sesini değil de, Blaze Bayley’nin tek düze, monoton ama her şeyden önemlisi detone ve kısılan sesini dinlemek zorunda kalmıştık. Kendi mecrasında Wolfsbane grubu ile iyi işlere imza atan Bayley’nin Iron Maiden fanları içerisinde kabul görmesi imkansızdı. Hele hele Bruce Dickinson gibi operadan rap müziğe, balad’lardan hard rock’a kadar geniş bir skalada iş üretebilen ses rengine sahip bir ismin ardından bir gruba dahil olmak da o kadar değil. Belki o zamanlar Helloween’in Michael Kiske’si gibi bir isim bunun altından kalkabilirdi, ama Kiske de grubun evrensel yapısına uygun görülmemişti.

Konserden İzlenimler
Mastodon, In Flames, Alice Cooper ve Slipknot izlenimlerini başka yazarlara bırakıp, çok daha iyi takip ettiğim bir grup olarak, konserin headliner’ı Iron Maiden üzerinden devam edeceğim. Gruptan 1990’ların sonunda ayrılarak kendi projelerine yönelen Adrian Smith ve Bruce Dickinson’un dönmesi ile birlikte Iron Maiden mahşerin 6 atlısı biçiminde karşımızdaydı artık. Dickinson ve Smith’e ek olarak grubun efsanevi bas gitaristi ve kurucusu Steve Harris, Dave Murray, Nicko McBrain ve Janick Gers ile bu kadro tamamlanıyor. Grubun Fear of The Dark albümün ardından Bruce Dickinson’ın ayrılması sonrasında, Blaze Bayley ile yapılan albümlerde Steve Harris’in grup üzerindeki kesin hakimiyeti oldukça belirgindi – Parçalardaki uzun bas sololarını hatırlarsanız. Dickinson’un dönüşü sonrasındaysa the Wicker Man, El Dorado, Blood Brothers gibi besteler geldi. Fakat görünen şu ki, Maiden beste yapma yeteneğini çok kaybetmemiş görünse de, her müzisyenin başına geldiği gibi sonbahar dönemini yaşamakta. Sahne performansına gelince, Maiden bu performans rekorunu hala kimseye bırakma niyetinde değil, yorgunluktan ya da alkolden sesi çıkmayan vokaller, yanlış notalar basan gitaristler, ritim kaçıran bas gitarist ya da davulcuları aklınıza getirdiğinizde, Iron Maiden hala hatasız çalıyor ve oradan oraya sahnede koşturarak seyircinin nabzını son ana kadar yukarıda tutmayı beceriyor.
Açılışı Satellite 15…The Final Frontier ile yapan grup, El Dorado, 2 Minutes to Midnight, the Talisman, Coming Home ve Dance of Death ile konsere devam etti. Ardından İngiliz bayrağı ve kırmızı urbalarıyla sahneye fırlayan Bruce Dickinson ile birlikte The Trooper parçasıyla konser sürdü. The Wickerman ile gaz kesilmezken, Blood Brothers’ın girişinde “Irak, İran, Suriye her yerde Iron Maiden fan’ları var, Maiden her dilden, dinden, ırktan insana ulaşır” diyerek Dickinson’ın retoriğini ve bu arada sahneden görebildiği beleşçilere olan takılmasını dinledik. When the Wild Wind Blows’un ardından tüm zamanların efsanevi heavy metal parçalarından Fear Of the Dark hep bir ağızdan söylendi ve bu kısım Iron Maiden’ın kendi adını taşıyan parçası ile bitti. Bis ardından The Number of The Beast ve Hallowed Be Thy Name klasiğiyle devam eden konser, 31 yıl öncesine ilk albüme dönerek Running Free ile sona erdi.
Metal Hammer’ın son sayısında Bruce Dickinson şu demeci vermişti: “I got into trouble for saying that we’re better than Metallica…and, it’s true!” (Bunu söyleyerek başımı belaya sokacağım; Metallica’dan daha iyiyiz ve bu doğru). Bunu hatırlatmasına çok gerek var mıydı bilmiyorum ama, Sonisphere İstanbul 2011’deki 15 bin kişiyi görünce sanırım demecinin doğruluğunu bir kez daha test etme imkanı bulmuştur. Gelecek yıllara iki katı büyük bir mekanın gerekliliğini vurgulamasını unutmadan, organizasyondaki diğer sıkıntıları şimdilik unutmak gerek, kulaklarımda hala Iron Maiden parçaları varken. Up the Irons!


Fırat Arapoğlu

(23 Haziran 2011 tarihinde Eleştirel Kültür Online Dergi'de yayınlandı.)