26 Ocak 2010 Salı




BU SADECE BİR OYUN MU?


İmgeler; oyunun temsili ya da temsili oyun
Johan Huizinga 1938 tarihli “Homo Ludens” isimli çalışmasında Homo Sapiens ya da Homo Faber terimlerinin yerine ve onlarla birlikte insanlık türünü tanımlayacak bir terimi daha sunuyordu: Homo Ludens, oyun oynayan insan. Denemesinde kültür, dil, hukuk, savaş, bilgelik, şiir, felsefe ve sanatta oyunun varlığını ve işlevlerini analiz etmiş, oyunun bu alanlarda ortaya çıkışını Doğu ve Batı’dan bilgi ve belgelerle açıklamıştı.
Oyun olgusu bu durumda sanattan da ayrılamaz bir konumdadır. Oyun gündelik hayat ya da asıl hayat değilse, yalıtılmış ve sınırlı ise ve bununla birlikte bir düzen yaratıyorsa, kendine ait kuralları varsa ve belki de her şeyden önemlisi kurmaca olmasına rağmen insanları kendine çekiyorsa sanatla da birçok ortak noktayı paylaşmış olmaktadır.
Zaten sanatta ciddiliği/ciddiyeti arzulayanlar, aslında sanatın içindeki oyunu kabul etmiş, tasdik etmiş olmuyorlar mı?
Casa Della Arte’de 30 Ocak’a kadar devam edecek Oyun sergisi de bu tema etrafında yer alan sanatçılarla kavramı sorguluyor. Seydi Murat Koç hemen girişte “Sıçramalar” serisinden iki işi ile izleyicileri karşılıyor ve en temel mantığı ile sıçrayan figürler oyun temasına yakışmış. Yalnız sıçramalar serisi 2008’den beri devam ediyor ve bu kadar sık aynı mesajı kullanmasının artık iletinin içeriğini boşaltma tehlikesi yaşadığını da sanatçıya iletmeliyim.
GÖSTERGE UÇUŞURKEN...
Alper Demir’in minimal çalışması “I don’t like you, but let’s talk (Senden hoşlanmıyorum, ama gel konuşalım)”, İbrahim Koç’un metal sinek heykellerine komşu yerleştirmesi ile güzel bir düşüncenin ürünü. Zıtlıkların (minimalizm & klasik heykel) birlikteliği. İbrahim Koç’un 19 metal sinek heykeli ile oluşturduğu enstalasyonu, ilk bakışta irkilten, arkasından da kendisini işe çeken bir yerleştirme düzeninde – Oyunların temel niteliklerinden birisi de budur: “izleyeni kendisine çekme”. Koç’un hayvan figürlerini bu biçimde deforme ederek sunumu, her geçen gün farklı ve yeni okumalara açık bir yöne doğru ilerliyor.
Ardan Özmenoğlu’nun “Havada Duran Asılı Kelimeler” yerleştirmesi öncelikle mekan tasarımı olarak Koç ve Demir’in işlerini kapatıyordu. Yukarıdan asılı yerleştirmenin, daha da yukarıda temsil edilmesi hem diğer işleri kapatmayacak hem de kanımca çalışmanın vurgusunu daha da güçlendirecekti – Sergilenen işi, izleyici aramak zorunda kalırdı ve böylece oyunun bir niteliği daha ön plana çıkabilirdi. Özmenoğlu’nun işine gelince, yerel-popüler kültürü vurguladığı, içeriği daha fazla düşünülmüş önceki çalışmalarının yanında, çok fazla direkt mesaja bağımlı, romantik bir yerleştirme olmaktan öteye gidemedi bence. Oyunların temel mantıklarından biri gizli bir koda sahip olmalarıdır. Çok fazla anlaşılırlık, oyunun kabullenilmiş kurallarına terstir. “Mevsimsiz” isimli yerleştirmesi de teknik sunum açısından dikkati çeken, ama bilindik bir söylemden hareket ediyor.
Fırat Neziroğlu, 28. Günümüz Sanatçıları sergisinin dikkat çekici isimlerindendi ve bu serginin de önemli işlerini ortaya koyuyor. “İşeyen Fırat”, “Derviş” ve “Erkekler Tuvaleti” dokumaları, hem farklı malzeme kullanımının çağdaş sanat içerisindeki dokusunu vurguluyor, hem de “kitsche” kaçmadan yeni form ve içerik kaygılarını iletebiliyor. Gül Yasa Aslıhan’ın işinin hemen girişte zorlukla seçilmesi, negatif bir sunum. Sanatçının iskambil kartlarından ev inşa etme biçiminde yerleştirilen plakaları, içmek, yemek yemek, uyumak, kitap okumak, el yıkamak, burun silmek ve gülmek gibi etkinlikleri karikatürize bir tarzda ele alıyor.
Günlük hayatın estetikleştirilmesi ediminde önemli bir rol oynayan bu sunum, hem Dada ve Sürrealizm gibi avangardların hem de Fluxus gibi 1960’ların neo-avangard akımlarının oyun mirasını içermektedir. Bu nitelikleri ile çalışma Özmenoğlu, Koç ve Demir’in çalışmalarından ziyade, Neziroğlu’nun işlerine ve Gönül Nuhoğlu’nun devasa çelik topacına daha çok referans vermekte.
Çağdaş Erçelik’in heykellerinde İhsan Oktay Anar’ın Puslu Kıtalar Atlası ekseninde biçimlenen Galata sokakları metin - imge işbirliği içerisinde, edebiyat - resim birlikteliğinin bir sonucu olarak yetkin sunumlar. Ama girişteki eseri dışında, Özmenoğlu’nun “Mevsimsiz” çalışması ile içiçeliği, buradaki iki yapıtın da üç boyutluğunu ve dolaşılabilirliğini engellemekte. Bu da heykelin algılanabilirliğini zorlaştırırken, genel sergileme konseptinin hatalarından birisi olarak tespit ediliyor.
İmgeler çoğaldıkça birbirlerini nötralize ederler, “bu da sergilenebilir” mantığı ile hareket edilirse hem işler hem de izleyiciyi boğulur. Galeri ve sanatçılardan ziyade küratör yada tasarımcı hatası olarak tespit ediliyor.
Oyun bir kurmacadır ve kendine çeker. Bu sergi de hem içeriği hem de sanatçıları ile sizi kendisine çekecektir. Oyunların bir niteliği de şaşırtmak ve aşırılıksa 30 Ocak’a kadar şaşırmaya davetlisiniz.

Fırat ARAPOĞLU

(Birgün Gazetesi, 26 Ocak 2010 Çarşamba günü yayınlanmıştır).

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder